“Kaç çocuğun var?"
"On bir."
"…….."
"Dokuz."
"…….."
"On altı."
"Vallahi benim yirmi dokuz çocuğum var devlet bana bakmıyor!..."
Çıra ışığından lazere gelen yolda insanın en büyük silahı hayal
gücü idi; bilimde teknolojide hatta yeni keşiflerin tamamında
insanın çocukken kurduğu hayallerin büyük payı olduğuna inanırım.
Yukarıdaki diyaloglar abartı değildir, son cümle yıllardır
kulaklarımda çınlayan bir ses olarak zaman, zaman nükseder.
Bir adamın niye yirmi
dokuz çocuğu olur! Nasıl bakar, niye devletin bunları bakmasını
bekler; nasıl sever, saçını okşar ya da ayakkabı alır…
Peki, bu çocuklar; Nasıl büyür? Ne yer? Ne içer? Neyle örtünür?
Temizlenir? Barındırılır?
Aynı çatı altında
yaşarken bile büyük bir mücadele ile hayatta kalabilen bu çocuklar
nasıl insanı sevebilir?
Örneklerimi ve
korkularımı yazmaya kalksam bu liste uzadıkça uzayacak en iyisi
size hayal kurmanız için Güneydoğu'da küçük bir köyde
karşılaştığım ve bir daha unutamadığım örneklerle ip ucu vereyim.
Siz de çocuklar hakkında hayal kurun.
Bir sabah vakti idi.
Güneş doğmadan girdiğimiz toprak yol, güneş etrafı aydınlattığında
küçük bir köye ulaşmıştı. Rastgele sağa sola saparak gözüme
kestirdiğim bir evin önünde durdum. Koyun sürülerinin kahverengi
toprağın üstünde küme, küme köyden uzaklaştığı saatlerdi. Önünde
durduğum evin koyunları da yavaş, yavaş otlaklarına doğru
gidiyorlardı. Arabadan inip eve doğru yöneldiğimizde kayışı bir ip
olan torbadan çantasını boynuna asmış, kara gözlü toprak yüzlü bir
çocuk kapıdan çıkmıştı ki; benimle karşılaştı. Elimde tuttuğum
çantadan bir muz ile bir elmayı o ne olduğunu anlayana kadar ip
kayışlı azık torbasına atıverdiğimde şaşırmış, anlamsızca yüzüme
bakıp uzaklaşan koyunlarının arkasından bakışları bize çevrili
halde koşturmaya başlamıştı.
Evin kapısına
vardığımda başka çocuklar etrafımı sardılar. Bir üç beş derken, o
an sayamadığım kadar çok çocuk meraklı gözlerle bana bakıyordu.
Bu sabah kahvaltı
soframız kalabalık olacak demekti. Ben fotoğraf çantamı Ömer de
kahvaltılıklarımızın içinde olduğu çantayı alıp eve girdik.
Pazarlık net çaylar evden, diğer her şey bizden. İki saat sonra
aileden biriyiz. Basit yaşamak en çok özendiğim şeydir ama bu evde
sadelik sefillik sınırına çok yakın. Evin Hanım'ının tüm
titizliğine rağmen güruh bir kalabalık her an her şeyi yerle bir
ediyor.
Evin Bey'ine
soruyorum: "Kaç çocuğun var." Yaşayan on iki diyor. Ölenleri
sayamıyor. Bu kadar çocuğa nasıl bakıyorsun dediğimde başı önüne
düşüyor. " Vallahi bakamıyoruz !" diyor… Peki, bakamadığın çocuğu
niye dünyaya getiriyorsun?
Aslında sorduğum
sorunun ağırlığını biliyorum. Sosyal yönden inançlar açısından
bakıldığında bu insanlara fazla da şans tanınmadığını fark
edebiliyorum. Ama onun ağzından çocuk demek ne demek onu
anlamalıyım. "Vallahi biz yalnızız. Çobana, çubuğa adam lazım."
diyor.
|
 |
Kendisine yardım
edecek; tarlaya su, çobana azık taşıyacak, büyüyünce ise
ebeveyninin yükünü sırtından alacak bir yardımcı gibi görülüyor.
Önceleri naif ihtiyaçlar basit yaşama koşulları dış dünyaya kapalı
hayatlar, nedeni ile sorgulamadıkları hayatlarını şimdilerde
evlerinin en konforlu odasına koydukları TV'ler sayesinde
sorgulayabiliyorlar.
Hatta kasabalara yakın köylerin bazılarında yaşadıkları hayattan
kurtulamayacağına inanarak intihar eden çocuklar bile olduğunu
söylüyorlar.
Hummalı bir hazırlıktan sonra mobilyası iki divan bir dolaba
yerleşmiş televizyon olan odanın ortasında kahvaltıya oturuyoruz.
Televizyonun örtüsü kalkıyor, merakla hangi kanalı açacaklar diye
bekliyorum. Görüntü hafif karlı olsa da, biz de günler sonra
dünyadan haber alabileceğiz diye seviniyorum. Televizyonla
birlikte çocukların çenesi de açılıyor bize oradan görüp
öğrendiklerini bir, bir soruyorlar. Sorulanların çoğunu ben
bilmiyorum. Televizyonlardaki kavram ve değer karışıklıklarının
kirli boyutunu bu çocukların sorularında net olarak görebiliyorum.
Son yıllarda kumdan kaleleri şato diye sunduğumuz sefahat ve vıcık
cıcıklığın ayyuka çıkarıldığı program kahramanlarının gerçek
hayatlarını onlara nasıl anlatacağımı düşünüyorum. Nasıl
anlatırsam anlatayım, onlar bu trajediyi bir değer olarak
belleklerine yerleştirmişler bile üstelik özenilesi bir değer.
Çocukların çoğu ya futbolcu ya şarkıcı ya da türkücü olmak
istiyor; peki doktor, kaymakam, öğretmen kim olacak diyorum hepsi
birden kardeşlerin en çelimsiz en sessizini işaret ediyorlar "ooooooo"…
O denilen çocuğu yanıma çağırıyorum sessizce geliyor. Bir şey
uzatıldığında yalnızca o elini uzatmıyor, diğerleri birbirinin
elinden bile kapıyorlar.
Elimi omzuna atıyorum sıska bedeninin kemikli küçük omuzlarının
daha da küçüldüğünü hissediyorum. "Hadi bana evi gezdir."
dediğimde tüm çocuklar biz, biz diye bağırıyor. Baba kızıyor. Kısa
bir sessizlikten yararlanıp, sessiz çocukla kahvaltı sofrasından
kalkarak evi gezmeye başlıyoruz.
Duvarları taş toprak karışımı iç içe geçmiş basık toprak tavanlı;
toprak tabanlı üç oda. Bu odalardan biri yatak odası, toprak
zeminin üstüne keçi kılından yapılma kilimler yayılmış, üstüne de
tüm zemini örtecek kadar yatak serilmiş. Odada yataklardan daha
yüksek köşede bir yere sıkıştırılmış yeşil boyalı bir sandık göze
çarpıyor. Sandığın üzerinde taşları kor halinde parlayan kocaman
bir elektrikli soba; sanırım gece gündüz yanıyor. Odanın penceresi
yok bunun yerine tavandan sarkan kablonun ucundaki lamba odayı
aydınlatıyor.
Kapının tahtası dahil duvarda çakılmış çivilerden ilk bakışta ne
olduğu anlaşılmayan giysiler asılıyor. Bu odada herkese bir dolap
yerine sanırım duvarda bir çivi düşüyor. İkinci oda yatak
odasından daha karanlık burası kiler olarak kullanılıyor ve kapısı
yatak odasınınkinden daha sağlam ve kilit altında. Üçüncü odada
yani kahvaltı yaptığımız oda ise nispeten aydınlık. Çünkü iki tane
penceresi var. Pencerenin kenarında saksısı paslı bir tenekeden
olan sardunyası, formika bir dolabın göbeğinde üzeri kırlentle
örtülmüş TV'si, en üstte kocaman radyolu bir kasetçalar ile dekore
edilmişti. Yer her tür ve tarzda kilim halı keçe parçası ile
örtülmüş, duvar diplerinde iki divan ve birkaç değişik ebatta
yastık konmuştu.
Köşede bir yerde üstü
kalın bir battaniye ile örtülmüş misafir yatağı olduğunu tahmin
ettiğim bir denk duruyor ve bu odada da taşları kor'a dönüşmüş
elektrikli bir soba yanıyordu (acaba elektrik parasını nasıl
ödüyorlar). Üç odalı evde, anne, baba ile birlikte on iki çocuk
yaşıyordu.
Ev gezmemiz bittiğinde sessizce çocuğa soruyorum: "Adın ne? İlk
defa bakışlarını kaçırmadan yüzüme bakıyor. "İbrahim"
"Burada kaldığımız sürede beni köyü de gezdirir misin İbrahim."
Yüzüne belirgin bir tebessüm oturuyor, başını sallayarak kabul
ediyor.
Amacım köyü gezmekten çok İbrahim'in iç dünyasını tanımak,
çocukluk hayallerini çevresini algılayışını anlamaktı. Çünkü onun
sessizliğini pısırıklığına değil, hayal gücünün zenginliğine
veriyordum. Kendisinden başka yedi erkek, dört kız kardeşin
arasında insanın nasıl bu kadar yalnız kalabildiğini anlamak
istiyordum.
Çocukken bende oldukça yalnız büyümüştüm. Bir çocuğun hayal
dünyasının nasıl uçuk ve zengin olabildiğini o zamanlardan
biliyorum. Geçen yıllarda çocukluk arkadaşı olarak aklımda en
kalıcı isim yaz aylarında çıktığımız yayladaki bir isim kalmıştı:
Muzo. Muzo'nun hikayesini İbrahim'e anlatacaktım. Belki o da bana
kendi sessiz dünyasından bir öykü anlatırdı…
Muzo ile evimizin önünden geçen küçük derenin kenarına çöker;
duvar örer, su değirmeni kurar, oyun oynardık. Akşama yakın
Muzo'nun babaannesinin sesini duyardık. Ben onu Laz Ebe diye
bilirdim; çünkü Hemşinli değildi. Benim babaannem bir gün olsun
Muzo'dan önce beni çağırmazdı. Hava kararmaya başladığı zaman
yaylada artmaya başlayan çıngırak sesleri, ineklerin otlaktan
dönmeye başlamalarının işaretiydi. Önce bu çıngırak seslerine
dikilirdi kulaklarım, sonrada Laz Ebe'nin sesine. Önümüzü kesen
bostan duvarlarının arasında yalnızca kafası görünür ve bağırırdı:
-Olaaa Müüzaffeeer…
Muzaffer'in kulakları dikilir, elindekileri bırakır, koşmaya
başlardı; yalnız kalırdım. Pek kimseyle oynamazdım ya Muzaffer'le
oynar yada alır sopamı yaylanın üzerindeki Memiş Efendi tepesine
tırmanır, ineklerimizle bütün günümü geçirirdim. Çocukluğumdaki en
iyi arkadaşlarımı hatırlayınca gülmeden edemiyorum. Bizim ahırdaki
ineklerden Süslü lakaplı bir dana ile Saraf isimli bir boğa, bir
de Muzaffer. Şimdi bu arkadaşlarımdan yola çıkarak sağlıklı bir
çocukluk geçirmediğimi düşünülebilir, ama ben bu sağlıksız
ortamdan çok memnundum.
Üstelik bu ekip benim yazlık arkadaşlarımı oluşturuyordu. Bir de
baharlık, sonbaharlık, kışlık arkadaşlarım vardı. Saraf bana küçük
amcamdan miras kalmıştı. O İstanbul'a babamların yanına giderken
bende Sarraf'ın dostluğunun anahtarını almıştım. Amcam Sarraf'a
konuşmayı tırmanmayı ve akşama yakın inekleri otlaktan geri
döndürmeyi öğretmişti. Sarraf'ı ahırdaki bağına üç kişi
bağlayabiliyordu. Babaannem, ben ve Yayla'nın öküz çobanı köse
irisi pepe bir adam olan Hamza oğlu Nuri Amca…
Sarraf'ın bağa konmayışı özgürlüğüne düşkünlüğünden değil, keskin
ısıran bir köpek gibi insana tahammülünün olmamasıydı. Eğer ben,
benden önce amcam ya da babaannem çevrede bir yerde değilse, onun
kıta sahanlığına giren tüm yabancılara Tanrı acısın! Hilal gibi
boynuzlarının sivri uçları, yetişkin bir insanın kolunun
dolayamayacağı irilikteki boynu, kırmızı beyaz rengi ile tüm
yaylada nerde olsa tanınan bir belanın ta kendisiydi.
Ama bu belanın meziyetlerini saysam abartının ta kendisi olacaktı.
Ben en çok bu belayla eğlenirdim. Değneğimi alıp, onun yanına
gittiğimde gelir kocaman dili ile beni bir güzel yalar, sonra
kafasını yere eyerek beklerdi. Bende sırtımı döner, boynuzlarının
arasına girip, boynuzlarını koltuk altıma alır, bağırırdım:
-Hadi Saraf hooo…
Hooo sesini duyan Saraf başını kaldırır, ben boynuzların arasında
asılı vaziyette düzlüklerde tur atardık. Hatta arkadaşlarımın
ailelerinin görmediği zamanlar arkadaşlarıma da bu oyunu
oynatırdım. Bir seferinde çobanda uyuyan dedemin uyandığında beni
sarrafın boynuzlarına geçmiş düzlüklerde koşarken görmesi,
ihtiyarın zamansız ölmesine neden olacaktı. Bir matara su ile
ancak ayıltabilmiştim ve gerçeği göstermiştim.
Ben yine Muzo'ya dönmek istiyorum. benim Muzo ile dostluğumun
sebebi yayladaki diğer çocuklar tarafından sürekli dışlanması idi.
Babaanneme göre o çocuğun sembolü baykuş olmalıymış. Çünkü baykuş
gündüz dışarıda görülürse tüm kuşlar ona saldırırmış. Onun bu
itilmişliğine duyduğum acıdan mı? yoksa o itilmişliği yüzünden mi?
benim her söylediğimi yapması mı?Benim Muzo ile arkadaş olmamı
sağlamıştı? Bilmiyorum… Bildiğim Muzo'nun da hayal gücü zengindi
ve beni çeken bir tarafı vardı. Birlikte kurduğumuz hayallerden
biri bulutların üstüne binip onların gittiği yerlere gitmek
istememizdi. Saatlerce koşar oynar deli gibi terler sonra boylu
boyuna toprağa uzanır, üstümüzden gelip geçen bulutları izlerdik.
Benim bulutlara duyduğum ilgi, bir başkadır. Yalçın Dağları
onların sayesinde tanıdım.
O zaman en büyük hayalim bulutların yanına ulaşacak kadar büyük
bir merdivenimin olmasıydı. Sonra dağları fark ettim. O ulaşılmaz
gibi görünen dorukları ile bulutları delip geçtiklerini gördüm;
aradığım merdiveni galiba bulmuştum. Doruklarına tırmanırsam
yanımdan geçen bulutların üzerine kolayca atlayabilecek ve onların
sınırsız sonsuz ülkelerine gidebilecektim. Muzafferi de buna
inandırmıştım ve birlikte epey uğraşmıştık bulutların üstüne
çıkmaya…
İbrahim ilk defa yüksek sesle gülmeye başladı. Yüzüne muzip bir
ifade yerleşti, "Ama bulutlar sizi taşımaz ki" dedi ve ekledi:
"çocukken çobana gittiğin doğrudur…" başımla onayladım. "Ama şimdi
araban var."
"Büyüyünce seninde olacak araban… Bilirmisin İbrahim hala inanmam
bulutların beni taşıyamayacağına; çünkü inanırsam hayallerim
yıkılacak. Korkarım ki onların üzerine oturup uçan halının gittiği
yerlere gidemeyeceğim…"
"Sen çobana gider misin İbrahim?" Bazen giderim ama babam bana
kızıyor. Çobanda oturduğum yerde uyuya kaldım birkaç kez. Hatta
karanlık olunca bile dönmedim eve; beni şeylerin… kaçırdığını
sanmışlar." "Neylerin?" "İşte şeyler." "Sen kaçar mıydın
şeylerle?" "Kaçanlar oldu ama ben kaçmazdım; kaçır salarda
gitmezdim öldürün derdim. Yeni ayakkabı veriyorlarmış. Kuşak,
parka, pantolon hatta güvenirlerse keleş bile; ama ben silahı
sevmem onun için kaçmam zati…"
"Sen ne seversin?"
Omuzlarını oynatıp bakışlarını boşlukta gezdirmişti İbrahim. "Okul
bu sene açılacakmış belki okula giderim."
"Peki sen nasıl hayaller kurarsın İbrahim?"
İstanbul'a gideceğim bir fırın yada lokantada çalışacağım çünkü
orda yemek boldur…
|
 |
………
Gevaş'ın Altınsaç köyüne yıllar önce ilk gidişimdi. Van Jandarma
Alay'ında yollar kötü gitme uyarısı bende kamçı etkisi yapmış,
dört tekerine zincir sardığım cipimi bu köye getirmiştim.
Kalabalık bir çocuk ordusu ile köyün içinde dolanıyorum. Bu
durumlarda ben kendimi hep sığırcık kuşu gibi hissederim fotoğraf
çekmek için zikzaklar çizip yürürken bütün çocuklarda benle
beraber zikzak çizer. Sığırcık kuşları da böyle uçarlar zikzaklar
çizer genellikle ilk havalandıkları yere konarlar. Yalnızca bir
çocuk bu kalabalığın hengâmesine kapılmıyor, o kalabalığı sadece
bakışları ile takip ediyor. Sol kolu önüne yapışık kafasını hafif
sağa eymiş ve yavaş hareketlerle bizi izliyor.
O hali ile bir anda benim fotoğraf objelerimden biri olunca ben
çocuğa yaklaştım diğer çocuklarda etrafında halka oldular. Arkama
biriken çocuklardan biri yüksek sesle bağırıyor; " İlhan delidir…"
İlhan'ın yüzündeki gülücük donuyor kaşları çatılıyor: "Deli
değilim sakatım." diyor. Fotoğrafını çekmekten vazgeçtim, yanına
gidiyorum. Bakışları temiz gülüşü net. "Sen olsan, olsan biraz iri
bir adamsın sakatta değilsin İlhan." deyince gülüyor elimi omzuna
koyarak hadi yürüyelim diyorum.
Kalabalıktan kopup Van Gölü'nün kenarına doğru yürüyoruz, bir
ayağı biraz sekiyor. Boynumda ipe asılı duran güneş gözlüğümü ani
bir hareketle çıkarıp, İlhan'ın gözüne takıyorum durup önce bana
sonra çevresine bakmaya başlıyor. Çocuklar yavaş, yavaş arkamızda
birikmeye başlıyor. İlhan'a bir şey soruyorum ama o cevaplamadan
arkadaki çocuklar cevaplıyor. "İlhan konuşamaz ama güzel türkü
söyler… Hadi İlhan söyle…" İlhan kafasını kaldırıp bana bakıyor
benden onay mı bekliyor? yoksa türküye mi başlayacak
anlayamıyorum. "Koonuşuruum ama zor, çocukken felç geçirmişim."
Sakat doğanların ya da ölenlerin yanında birde İlhan gibi sonradan
bazı yeteneklerini kaybeden çocuk sayısı Anadolu da
küçümsenmeyecek kadar fazladır. "Boş ver İlhan sen yavaş değil
oldukça iyi konuşuyorsun aksanında onlardan faklı gel yürüyelim."
Diğer çocukların bizi takip etmeyeceği kadar yürüdük gölün yanında
bir taşın üstüne oturduk. İlhan birden bire bir türkü tüttürdü.
Türkü söylerken hiç kekelemiyordu. Bunu kendisine söyleyince
güldü. Birde kuran okurken kekelemiyormuş, köyün hocası bunu
Tanrı'nın mucizesi olarak anlatıyormuş. Ama şarkı söylerken de
kekelemeyince biraz üzülmüştü. Karşılıklı kahkahayı patlattık.
İlhan, bu köyde gördüğüm gençlerden bile aklı başında idi. Köyde
okul kapalı olduğu için okul çağına geldiği halde okula gidemediği
için üzülüyordu. Kendisinin sakat olduğu ailesi Gevaş'a ya da
Van'a da gönderemiyormuş. Ama o okuma azmini kaybetmemiş kendi
kendine okuma yazmayı sökmüş ve ne bulursa da okuyormuş.
Lisan'ının İstanbul Türkçesine yakın olmasının nedenini zamanının
çoğunu evde televizyon seyrederek geçirdiğinden olduğunu
anlamıştım.
Altınsaç Köyü bir dağın yamacında Göl kenarındaki bir körfezde
kuruluydu, Bulunduğumuz yer körfezin ucuydu ilhan köyü gösterip
ben köyden buraya yüzüyorum dedi…
Yaklaşık iki kilometre olduğunu tahmin ettiğim mesafeyi yüzmesinin
sebebini de şöyle açıklıyordu. Köyde herkes bana deliyim diye
bakıyor ama onlar suda benim kadar hareketli değiller. Onlar
karada hızlılar bense suda, bütün yaz sudan çıkmam sakatım diye
beni işe de götürmezler acayip eğlenirim. Hatta sakat olduğum için
mutluyum.
…………
İlhanla beraber köye doğru yürümeğe başladık komşu köyden on altı
yaşında bir çocuğun dağa kaçtığını anlatıyordu; sordum: "Sence
niye kaçmıştır ilhan?"
"Acıkmış katıra gül koklatılır mı ağabey…"
Köye yaklaşana kadar konuşamadım, İlhanda konuşmuyordu zaten. Ara
sıra dönüp bana bakıyor çocuk saflığı ile beni korumak için göz
hapsinde tutuyordu. Köyün girişine yaklaştığımızda yaşlı bir kadın
önünde bir ineği az ilerimizdeki yalağa götürmek için ipini
çekiştiriyordu gayri ihtiyarı kameramı kadına doğrultunca eliyle
dur işareti yaptı, kamerayı indirip yaklaştım kadın gözlerime
baka, baka sordu:
"Sen gaztacı mısın?"
Ne Gazeteciyim, ne değilim!
Ne desem diye düşünürken o beni gazeteciliğe yakıştırıp lafı
yapıştırdı:
"Siz gazatacılar osuruk sesini tayyare yapıp sonra gürültüsüne
kendiniz de korkuyorsunuz."
Güldüm bu gün bir saat içinde tokat gibi ikinci lafı yemiştim.
Kadın gerekçelerini sıralayınca onun sebepleri ile benim
sebeplerimin nasıl örtüştüğünü hissettim.
Nine Bilirmisin uzun seyahatlerimden evime geri döndüğümde her
insan gibi ben yokken ne olup bitmiş acaba diye televizyonu
açarım, beş Dakka sonra açtığıma açacağıma pişman olurum. Çünkü
benim gezip geldiğim yedi yüz elli bin kilometre karenin ülkeden
hiçbir haber yoktur. Bütün kameralar İstanbul'a,bütün haberler
Ankara'ya yoğunlaşmıştır. Tarihi zenginliğimiz ,kültürel
mirasımız, üzerinde yaşadığımız koskoca kıtadan bir haber, bu
durum karşısında bazen tereddüde düşerim, acaba ben sanal bir
dünyadan mı buraya geldim diye…
Sonra gazeteci, televizyoncu ne kadar dostum varsa bunu onlara
sorarım. Hani bu dostlarımı sıradan pozisyonu olanlar sanmayın ha!
Bu alemin tanrıları. Bakarım onlar da benimle aynı şikayetteler.
Bu sefer kafam daha karışır. "Kardeşim bu dünyanın tanrısı
sizsiniz niye değiştirmiyorsunuz."
Halk bundan anlıyor diyorlar…Oysa ben biliyorum ki o programları
hazırlayanlarla sizlerin gündeminiz birbirine çok uzak hatta bana
bile uzak.
Ama gördüğüm kadarı ile halk değil onlar öyle istedikleri için bu
düzen devam ediyor…
Artık telde voleybollarla sabah lolipopları ile beni
oyalayamadıkları gibi sizleri de oyalayamadıklarını yanlış
yapanlar bir gün fark edecek diye umuyorum.
Zekadan yoksun esperileri temcit
pilavı gibi ısıtıp, ısıtıp sofraya koyanlar bir zaman sonra
kimseyi doyuramayacaklar. Benim hayatım gaz yağının aydınlattığı
bir odada başladı; ben de köy çocuğuyum; ben, sen bunları
düşünebiliyorsak bugünkü ortam da doğan bir bebek kim bilir neleri
görecektir. Böylece bizdeki hayatı siyaset, sporu futbol eğlenceyi
de kikir kikir' lik sanan dinozorlar da biraz akıllanır diye umut
ediyorum…
Gördüğüm kadarı ile son yıllarda gelişen iletişim teknolojisi
insanlara bu insanların dünyasında yeni bir pencere açmış. Sadece
programların değil yayınlanan reklamların bile buradaki çocukların
ve insanların üzerindeki etkilerini araştırmak gerektiğine
inanıyorum. Duvarda asılı bir haritanın benim çocuk dünyamda nasıl
değişiklikler yarattığını ben biliyorum artık Anadolu'nun ücra dağ
köylerindeki odalarda bile bir haritadan fazlası var, eğer bu
iletişimi doğru kullanırsak gelecekte
daha az osuruktan tayyareler uçar diye umut etmek istiyorum…
Çünkü Gevaş in Altınsaç köyündeki İlhan bu gün köydeki
yetişkinlerin bile içinden çıkamadığı Cep telefonlarının ayarından
köydeki Çanak antenlerin uyduya yönlendirilmesine kadarki birçok
karmaşık işi hallediyor. Dün ona köyün delisi muamelesi yapanlar
aradan geçen on yılda ilhanın değişimine tanık oldular ve daha
fazlasına da tanık olacaklar.
Önümüzdeki yüzyıl insanlarının sınıflandırılmasında bilginin
yerini hiçbir güç dolduramayacaktır. Toplulukların birbirine
üstünlüğünü ise hayata kattıkları ürünler sağlayacaktır. Sermaye
beyin göçünde belirleyici, teşvik edici bir güç olacak;
toplulukların arasında yetişen bilginleri bir araya toplayarak
farklı bir statü oluşturacaktır. Bizler bu çocuklara o düzeylerde
hayal kuracak donanımları veremezsek geleceğimizin teminatı da
olmayacaktır.
|
 |
Çocuk…
Çocukluk…
Çocukluğumuz…
Evet sanırım buradan başlamalıydım çocukluğumuzdan; ve tabii tarif
edebilmek için kendi çocukluğumdan. Önce beynimi zorlamalıyım ve
gidebildiğim kadar geri gitmeliyim. Sonra, tutuna bildiğim ilk
anılarımla geri dönmeliyim. Belleğimi genişletmeliyim ve o
günlerde ben 'neler hayal ederdim' diye bir kez daha
hatırlamalıyım. Yılların yorgunluğunu ve kirlenen zihnimin
bulanıklığını sıkıştırabildiğim kadar sıkıştırınca nedense hep o
odayı hatırlarım. Duvarları güzel koksun diye ıhlamur tahtasından
yapılmış, 14 numara gaz lambasının aydınlattığı taş duvarının
içine saklanmış, şöminesinde ateşin uzun kış geceleri boyunca hiç
sönmediği bana göre dünyanın en güzel odasını… Yerlerine el
dokuması halis yün kilimlerin serildiği, sedirine oturanların
sırtlarını yaslaması için yastıkların sıralandığı, uzun dolabının
birinde Rus yapımı bir mavzer ve kitapların, kısa kapaklı dolapta
ise cezve, kahve fincan ve talikaların (tabak) olduğu, güneye
bakan yüzü boydan boya örten küçük kare camlardan kara çamlı
yüksekçe dağları gördüğüm 24 metrekarelik mütevazi odayı.
Aklıma çocukluğum düştüğünde nedense anılarım hep bu odadan
başlar. Gözüme hep o harita takılır. Bana o günlerde devasa
görünen bir dünya haritası. Gerçek yolculuklarıma başlamadan
önceki düş gezgini günlerimin çıkış kapısı. Çizgilerle baklava
gibi bölünmüş düzleştirilip duvara yapıştırılan portakal kabuğu
gibi bazı uçları V gibi açık duran dünya haritası. Bana on haneli
küçük bir dağ köyünde hayata açılan gözlerimde sonsuzluğundan önce
ismini öğrendiğim okyanusları, tırmanmadan önce hayal etmeye
çalıştığım dağları hep o harita öğretmişti. O günden sonra
anlamıştım ki, bir çocuğun hayatında hayal kurmanın ne kadar
önemli olduğunu. Yüksek kapaklı dolapta ciddi kitapların yanında
babamın İstanbul'dan getirdiği çocukluğundan kalma çizgi roman
kitapları sayesinde ise okumaya merakım artmış ve okula gitmeden
alfabeyi sökmüştüm. O kitaplardaki Kaptan Memo sayesinde
keşfettiğim paraşütü dedemin şemsiyesinden yapmaya kalkınca üçüncü
kattan zemine çakılmıştım. Ve deniz altı natilüsü yapmak için
aşağıdaki dereye insinler diye yuvarladığım ağaçtan yapılmış kadin
denen yuvarlak boyumun iki katı peynir kapları yüzünden benim
değil de, kuzenim Ziya'nın dedesinden azar işitmesi ile beş
yaşlarımda suçu keşfetmiştim.
Sonra kuzey kutbunu ve onu merak eden ilk kaşif Peary in adını;
boyum yetişmediği için sandalyenin üstüne çıkıp bakarken
öğrenmiştim. Safça dedeme 'Bende gideceğim' demiştim. Ve yıllar
sonra oraya gitmiştim de…
O harita sayesinde öğrenmiştim İbn Battuta'yı ve Davit
Livingstone'yı…
Planlanarak mı? Yoksa rastlantıyla mı? o duvara asıldığını
bilmediğim o haritanın benim çocuk dünyamı nasıl
zenginleştirdiğini bildiğimden Anadolu'ya yaptığım tüm
seyahatlerde ücra köylerde ki en iyi arkadaşlarım hep çocuklar
olur. Kendi dünyalarında ki zengin hayal güçleri sayesinde ben
onların hayatını tanırken, taşıdığım aksesuarlar ve kişiliğimle de
ben onların hayatında nasıl derin izler açtığıma defalarca tanık
olmuşumdur.
Hala harita gözümün önündedir ve şimdi bile ülkeleri dünya
haritasında o günkü bilgilerimle ararım.
Harita tahtadan bir çıtaya çakılmış arka yüzü bezdendi; bezdendi
diyorum… Çünkü en büyük eğlencelerimden biri haritaya arka
tarafından bakmaktı. O zaman dünyanın tam ortasında duran Anadolu
önden baktığımda uzandığı tarafa değil, ters tarafa doğru dönerdi.
Bu oyunu bu kadar sık oynamamın sebebi de sanırım o yıllarda
annemin ve babamın İstanbul'da olması idi. Böylece İstanbul'un
olduğu taraf Rize'nin olduğu tarafa geçiyor. Bende annemi daha
yakınımda hayal edebiliyordum.
Şimdi bile çocukluğumdaki kadar zengin bir hayal gücüne sahip
olmadığımı düşündüğümde çocukların değeri benim gözümde tanrıdan
sonraki yerini hemen alıverir.
Kızılderililerin "dünya bize atalarımızdan miras kalmadı,
çocuklarımızdan emanet aldık." sözü bana göre bir çocuğun konumunu
en açık şekilde tarif eder. 'Geleceğini garanti altına almak
isteyen toplumlar tüm hesaplarını çocuklarına göre yapmaları
gerekir' diye düşünürüm.
Peki biz ne yapıyoruz…
Bizim ne yaptığımızı herkes kendi cephesinden anlatabilir. Her
anlatılanın da iyi ve kötü tespitleri mutlaka vardır. Ben kendi
adıma tespitlerimde iyimser olmayan tarafta yerimi almaktayım. Bu
görüşüme örnek olarakta büyük kentlerde bile eğitimleri
engellenen, sosyal olarak hayata katılmalarında önlerinde aşılmaz
engeller bulunan, kalabalık çocuk nüfuslarını gösterebilirim.
Böyle düşünüyor olmama karşılık Anadolu'nun ücra köylerine
yaptığım seyahatler ve geçmişte kendi çocukluğumdaki örnekler
umudumu hala korumama da yardımcı olmaktadır.
İleride paylaşmayı düşündüğüm birçok yaşanmış olayın yanında kendi
beynimde hala taze kalan çocukluk anılarımı bu umutları canlı
tutmak için paylaşmak istedim. Karamsar olduğumda bu hatıralarımın
en büyük yardımcılarım olduğunu da bilirim; böylece geleceğimizin
teminatı olan çocuklara belki daha başka bir çerçeveden bakar ve
onların hayal dünyalarını kurmakta doğru yardımımız olur diye
umuyorum.
Biliyorum her çocuk zengin bir hayal gücüne sahiptir. Ancak hayal
kurmak için bile doğru bilgiye ihtiyaçları vardır.
Eğer onların özendiği insanları ve hayallerini yanlış seçmelerine
sebep olursak, bahçe duvarlarımızı yükseltmek bile bizi sellerden
korumayacaktır…Onların dünyasını değiştirmek bizim elimizde.
Tabii Bizimkini de...
|
 |
Cemal GÜLAS