|
Anadolu da Kadın
Olmak
Yirmili yaşları yaşadığım günlerdi. Okulu bitirir bitirmez görev isteyen kız arkadaşımı ziyaret için gittiğim Hakkari'den İstanbul'a dönüyordum. Otobüsün içi sıcaktan dayanılmaz bir durumda. Şoförün arkasındaki iki koltuğu zapt etmişim. Uykuya da giremiyorum, dışarısının karanlığı otobüsün içinin loş aydınlığı ile karışarak tuhaf bir boşluk duygusu hissetmemi sağlıyordu. Küçük fotoğraf çantamı yanımda tutmak biraz da tanımadığım birisi ile otuz saat omuz omuza oturmamak için yan koltuğumun biletini de almıştım, yan tarafım boş kalacaktı. Muavinin yolculuğun başında birkaç kez yılışarak yanıma oturma çabalarını sorduğu soruları cevaplandırmayarak bertaraf ettikten sonra kitap gazete ne buldu isem koltuğun üstüne koyarak bundan sonraki tüm girişimleri de engellemiş vaziyetteyim. Genelde otobüse binmeyi o yıllarda otobüslerde içilen sigaralar nedeni ile hiç sevmezdim. Otobüse binmektense gideceğim yere yaya gitmek bana daha kolay gelirdi. Ama bu sefer tüm şartlar elbirliği yaparak beni otobüse binmeye mecbur etti. Saat gece yarısını çoktan geçtiği halde uyuyamayışım. Uykusuzluğum beynimdeki kelimelerin kendi aralarında kovalamaca oynamasından mıydı? Ben uykum gelsin diye dua ederken hemen önümdeki şoförde gitsin diye dua ediyor olmalıydı ki; saçlarını kaşıyor, teybe sürekli kaset takıp çıkarıyordu. Yol uğultusu tek kanaldan kısık sesli müziğin sesini bastırsa da kendimi takılan kasetlerin birindeki türküyü sessizce nakarat halinde söylerken buldum. 'Allı gelin al
olaydın sevilere dal olaydın, Acaba okuma yazma bilir miydi? Yanından köyüne giden biri olsaydı hasretini allı geline anlatabilmesi için ne tür bir işaret iz seçerdi, yâda seçer miydi? Geçmişte insanlar bir birinden nasıl haber alırlardı. Acaba allı gelinin yari seferberlikte askere mi götürülmüştü ya da bir somun ekmek fazlası için gurbet yollarına mı düşmüştü. Günümüzde de bu tür özlemler var mıydı? Hasret yalnızca kadınlara giydirilmiş bir gömlek miydi? Avrat olur özler ana olur özlerdi; özlemek meziyet mi eziyet miydi acaba... Başımı kaldırıp koridoru ve oturanları şoförün izleyebildiği dikiz aynasına baktım. İki koltuk arkamda üç kişi beraber oturuyordu. Koridor tarafında bir erkek cam tarafında ise burnunun dibine kadar çektiği peçesi ile yüzünün yarısını kapatmış kucağında bir çocuk uyutan bir kadın. Çocuk beş altı yaşlarında olmalıydı. Ben boş koltukta gazete ve kitaplarımı ferah ferah taşırken onların o hali içimi burktu. Bir ara adamı uyandırıp yanımdaki koltuğa çağırmak geçti içimden, kalktım adamı uyandırdım, diğer yolcuları rahatsız etmemek için adama doğru eğildim sigara kokusunu hissedince adamı çağırmaktan vazgeçtim "Yeğeni getir de yanımdaki koltuğa koy yenge rahat uyusun" dedim. Çocuk uyandırıldı ama benim yanıma gelmeye pek niyeti yoktu. Bende bari çocuğu sen kucağına al ayaklarını yengeye uzatsın deyip koltuğuma geri döndüm. Neden bütün yavrular uyumak için anne kucağını seçerdi, ya da canımız yandığında niye annemizin adı ile feryat ederdik. Işığın karanlığı kovduğu saatlere kadar beynimin içindeki sesleri susturamadım. Benim arkada uyuyan çocuğun yaşlarında iken götürüldüğüm bir mevlitte ilk anarşistlik yapışıp aklıma geldi. Huşu içinde hocanın anlattıklarını dinleyenlerin aksine söylenenler benim kulaklarımı tırmalıyordu. Konu cennetti. Altından ırmakların aktığı yemyeşil ormanların arasında huri kızları cennetlik erkeklere şarap ikram ediyorlardı. Duyduklarımı beynimde şekillere dönüştürmek, o yaşlarda başlamıştı. Bir anda kızların erkeklere hizmet ettiği kalabalığın içinde annemin olamayacağı fikrine kapıldım. Öyle ya benim annem başka erkeklerin bardağına şarap dolduramazdı. O sıralar İstanbul'da olan annemi çok özlüyordum. Birden ayağa kalkarak hocaya sordum "Cennetlik kadınlar ne tarafta?" sorudan hiç kimsenin bir şey anladığını sanmıyorum. Ama herkes bana bakıyordu; yeniledim sorumu; "Tanrının kulu yalnız erkekler mi? Neden yalnızca huri
kızlar şarap dolduruyor da huri erkekleri kadınlara hizmet
etmiyor." Dünyada kahrımızı çektikleri yetmiyor, ahrette de mi
kahrımızı çeksinler, o zaman bir kadına cennete gitmek niye cazip
olsun ki. Sizin dininiz yalnız erkeklere mi gelmiş, neden bütün
peygamberler erkek. Arada bir iki tane dahi olsa kadın peygamber
niye yok. Bir anda odanın huzuru bozulmuş şeytan bir çocuk siması
ile bu odada ayağa kakmıştı. Sıraların arkasında sessizce oturan
birkaç kadın arasında sesli gülüşmeler başlamıştı. O zaman bana
çok yaşlı görünen erkeklerse bana şaşkın şaşkın bakıyordu. Eminim
hoca ulan şu veledin başına bir odun kırmalıyım diye düşünüyordu.
Acaba Anadolu'da kadın olmak nasıl bir olguydu. İslamiyet sonrası hayatımızı şekillendiren düşüncelerin temelinde kadın şeytanın silahlarının en büyüğü idi. Biz erkekler kendi zaaflarımızı itiraf etmek yerine havanın bizi kandırarak elmayı bize yedirdiğini daha kolay benimsemiştik. Havvalarda günlük hayatlarının ezilmişliği içinde erkekleri baştan kandırabilmiş olmaya hiç itiraz etmemişlerdi. Erkeklerin kısacası güçlünün egemenliğinde oluşan kültürlerde de güçsüz olanlar sadece güçlünün biçtiği rolleri oynamak durumundaydı. İşte böyle bir pencereden bakarak hayatı izlemeye başladığımda kadınlara ilgi duyamayacak kadar küçüktüm. Sonra bir kadının bir erkek üzerinde oluşturabileceği etkileri öğrenmeye başladım ve itiraf etmeliyim ki kadınlar karşısındaki açıklarımızı kapatabilmek için tek üstünlüğümüz olan kuvvete şükrettiğim günler oldu. Hakkari'den başlayan otobüs yolculuğum İstanbul'a kadar sürecekti. Ancak gün aydınlandıktan sonra uyanan erkeklerin peş peşe yaktığı sigaralar yüzünden yolculuğum aniden kesmek zorunda kaldım, Sivas Erzincan arasındaki Kızıldağı tırmanırken şoförün omzuna vurdum. "Durdur şu otobüsü" dedim adam çok sıkıştığımı düşündü herhalde durduk hızlı hızlı eşyalarımı topladım muavine sırt çantamı da alacağım dedim. Sonra bütün gece kucağında koca çocukla nefes bile almadan gelen kadının yanına gidip "Abla o iki koltuk senin İstanbul'a kadar parası ödenmiş sakın kimseye verme" dedim. Kadının zeytin karası gözlerinin içinin aydınlandığını gördüm. Çocuğu kocasının yanındaki koltuğa bıraktı. Adamın ayaklarını iterek koridora geçti ve ben otobüsten indiğimde o benim yerime kurulmuştu bile. Benim
için kadının kadın olarak ilgimi çekmeğe başladığı günlerde
kadınları anlamak adına okuduğum kitaplar Anadolu'da kadın olmanın
nasıl bir hikayesi olabilir sorusunu beynimde büyütmeğe başladı.
Seksenli yıllar geride kaldığında Artvin Maçahel'de bir akşam
üzeri rastladığım yaşlı bir kadının mısır tarlasını kazdırmak için
şehirdeki çocuklarına göndermek üzere bana yazdırdığı bir mektup
hayata bakışımda yepyeni bir sayfa açtı. Mektubun bir kopyasını
tarlasını kazmam karşılığı istedim. İkimiz içinde tatminkar bir
anlaşma idi. Bir hafta boyunca kadının tarlasını kazdım. İş
bittiğinde ellerimin acısı bir ay sürdü. Ancak Bana yıllar sonra
bile hayatımda yaptığım tek hayırlı iş o tarlayı kazmakmış gibi
gelir. Mektup daha sonra kadının çocuklarından başka bir milyondan
fazla insana ulaştı. Taşıdığı anlam ve evrensel nasihati sayesinde
bir banka Almanya'daki işçilerimize gönderilmek üzere mektubu
takvim yaptırdı. Benim kitabım dahil birçok yere konu oldu.
Mektup şöyle idi: Bakma bu günkü dağların ak karına, gün gelip güneş daha sıcak doğacak ve eriyecek buzlar. Delecek toprağı otlar, sürgün verecek yine kuru görünen ağaç dalları. Uyanan toprağın yüzünü tırmalayacak umut kazmaları. Yurt dediğin nedir oğul? Doğduğun yer mi? doyduğun yer mi? Bir yere yurt diyebilmen için önce doğmalı sonra doymalısın elbette. İstekleri bitmeyene
iki cihanda da huzur yoktur. Böyle bilirim. Asıl olan çok çalışıp,
az istemektir bu topraklarda. Her sene bir çift mısırdır hasatta
umudum, odur bağlayan beni hayata ve buraya. Önce ekerim tohumları
kara toprağa, sonra beklerim ki dönüşsünler ak koçanlara. Ana rahmi gibidir dünya insana, ana rahminde göbek bağıdır hayat bağımız, dünyada ise umutlarımız. Umudunu yitiren, hayat bağını da yitirir oğul. Ben bunu bilir, bunu söylerim. Kalın sağlıcakla... Dünyadan tecrit bir
köydeki yaşı yüzü geçmiş bir ananın bu mektubu ve sonunda gelişen
olaylar bana hem fikir hem cesaret verdi. İşte bundan sonrası bir zen rahibin resmine dönecek asla tamamlanamayacak bir konu olarak yıllarca elimde kaldı. Güneydoğu'da on yedi yaşlarında bir kız kamerama "Ben okumak istiyorum. Ağabeyim beni okutmuyor, tabii burada erkeklerin sözü geçerlidir" dedikten bir hafta sonra intihar edişi ve bu intiharın çorap söküğü gibi birbiri ardına gelişi kısa sürede basının gündeminden çıksa da yıllardır bitiremediğim bu konuyu benim gündemimde tutmaya yetti. Yapmak istediğim yazılanları derlemek yada ansiklopedi bilgisi vermek yerine bire bir tanıklıklarımdan yola çıkmaktı. Bu güne kadar en çok yazılıp çizilen ve bize bizden yakın olanlar hakkında bana göre tek bilinmeyen kişisel tanıklıklarımızdı. Bitarafta çocuğu
olmadığı için evini kocasını kaybetme telaşı yaşayan kadınlar,
diğer tarafta çocuklarına bakamadığı için ortadan kaybolan
erkeklerin geride bıraktığı çocuklar için Anadolu’nun ya da şehrin
izbelerinde inanılmaz şartlara direnen, kadınlar. Bence bir erkek
yavrusu dahil hiç bir canlı için aynı mücadeleyi vermez belki de
veremez.
Van'ın Gevaş'a bağlı Aydın ocak köyünde koruculuk yaparken şehit olan bir adamın genç karısı dul kalır. Bağlı olduğu Balaban Jandarma karakolundakiler hiçbir geliri olmayan ve dört çocuğu ile dul kalan kadını sefalet çekmesin diye kocasının yerine korucu yaparlar. Kadının maaşını köyün korucu başı almaktadır. Fakat kadın maaşının kaç para olduğunu bilmediğinden korucu başı her seferinde maaşın bir bölümünü kendi hesabına aldığı anlaşılır. Bunun üzerine karakol komutanı kadını çağırıp durumu anlatır. Bundan sonra maaşını kendisinin almasını ister. Kadın maaşını kendisi almaya başlaması korucu başının işine gelmez. Çünkü kadın genç ve güçlüdür. Kocasından kalan maaş sayesinde ekonomik özgürlüğü de vardır. Bu sebeple bazı kişilerin kadını ikinci eş olarak everme emelleri engellenmektedir. Son seçimlerde bölge partisi olarak bilinen bir partiye köyden elli oy çıkar. Korucu başı soluğu karakolda alır. Bu kadının o partiye oy verdiğini, bu sebeple koruculuğunun düşmesini ister. Karakol komutanı korucuyu kovar. "O kadın dağa da çıksa o maaşı alacak" der. Aslında Balaban Jandarma Karakol Komutan'ının aktardığı bu küçük polemik bile erkeğin açmazlarını göstermesi açısından önemlidir. İnsanlar kendilerine sosyal yada ekonomik bağımlılığı olan her canlıya sahip gibi davranmaktadır. "Benim atım, benim köpeğim, benim koyunum" der gibi çok kolay "Benim kadınım" da diyerek kadını kendi belirlediği sıralamada bir yere koymaktadır. Ancak Anadolu kadınını diğer toplumlardaki kadınlar gibi sürekli ezik pozisyonlarda kalmadığını da gördüğümüz oluyor. Kadın yaşlanıp ana pozisyonuna geldiğinde birçok gücü eline almaktadır. Hele erkeği kendisinden önce ölürse ailede hemen, hemen tek karar mercii durumuna gelmektedir. Erkeğin üretkenliğini kaybettiği zamanlarda pasifsize olduğunda da kadın inanılmaz bir mücadele verir. Anadolu'da yıllarca evleri için kilim halı dokuyan kadınlar bu yetenekleri sayesinde para kazanmaya başlayınca evdeki denge lehine gelişmeğe başlamış genç yaşında bile sofradaki yerini almıştır. Ancak gelişmeler bazı ritüelleri değiştirememiştir. Anadolu'nun birçok yöresinde kadın erkeklerce biçilen rolü oynamaya devam eder. Örneğin Doğu Karadeniz Bölgesi'nin yüksek dağ köylerinde kadın erkek arasında kaç göçün olmamasına karşılık evlenen kadının bir müddet tençkap denen bir kuralı evlenmeden önce çok rahat gülüp söylediği erkeklere bile uygulamasıdır. Kadın evlendikten sonra puşi denen başlığın altına bağladığı siyah yazma ile erkek tarafının erkeklerine ağzını örter. Boynunun dibine doladığı yazmayı burnunun ucuna kadar çekerek yüzünün bir bölümünü kapatır. Bu kapatmanın süresini burnunu kapadığı kişi belirler. Bölgede anlatılan öykülerde bazı gelinlerin on beş sene boyunca bazı kişilere ağızlarını açamadıkları anlatılır. Ancak bunun zulmetmekle değil şaka ile devam ettiğini de eklerler. Birbirine çok şaka yapan ve bu şakaları da genellikle kaybeden oğlanın köyüne kız gelin gider. Gelenekler gereği gelinlik denen ağız kapatma ritüelini arkadaşına uygulamağa başlar. Oğlanda "oh nihayet senin çenenden kurtuldum" diyerek kıza bu perdeleme işini on beş yıl devam ettirir. Doğu Karadeniz Bölgesi'nin dağ köylerindeki kadın erkek ilişkileri geçmişindeki amazon geleneklerine yakındır. Evin tüm işlerini kadınlar görür. Hatta göç ve köyden köye yolculuklar da gerekebilecek tüm malzemeyi kadın sırtındaki sepetle taşırken, erkek sıcaktan ceketini çıkarsa bile ceketi kadın yükünün üstüne alır. Bu bir zorunluluk değil, bizzat kadının korumacı tercihinin sonucudur. Kadın hayatının tamamına sahiptir. Evdeki düzenden o yıl ki gelebilecek misafirlerin ağırlanmasına; uzun sürecek kış günlerinde ailenin aç kalmadan hayatını sürdürmesine kadar birçok planlamayı kadınlar yapar. Toprakları ekili tarıma müsait olmayan dağ köylerindeki Erkeğin hayatının büyük bölümü gurbette geçer. Senede bir ay bile yan yana kalamadan geçen yıllarda kadın köyünde evinde yalnız kalır. Bazen bir iki sene göremediği erkeği gurbetten köye döndüğünde köyünde geçireceği bir kaç günü rahat ettirmek adına hiçbir işe bulaştırmak istemez. Karadeniz'in dağ köylerinden sahile doğru indiğimizde din olgusu ile birlikte başlayan kadın erkek ayrımı Doğu Anadolu'nun köylerinde en üst seviyeye kadar çıkar. Bu ayırım arttıkça o yöredeki sosyal yaşam ve kültürel algılamalarda zayıflar. Örnek olarak Doğu Karadeniz Bölgesi'nin dağlık kesimi olan Hemşin de kadın her konuda söz sahibidir. Bu durum Hemşin köylerinin hayatındaki her alanda açık olarak hissedilir. Sahil köylerinde hatta şehirlerdeki insanlar bile bunu açık olarak söylerler. Güneydoğu'da kadın erkek arasında görünmeyen bir duvar vardır. Evli kadınların başlarındaki eşarbın bir bölümü burun altından sürekli ağızlarını kapatır. Ev işlerini sessizce görürler. Genellikle birbirine yakın yaşlarda birden fazla çocuk eteklerindedir. Bir erkek dörde kadar evlenebilmekte on ila elliye varan sayılarda çocuk yapmaktadır. Bu yörelerimizde kadınlar Dünya'dan tecrit edilmiş öğrenmeye ve okumaya önü kapatılmışlardır. Kadınların ekonomik olarak ürettiklerinin sahibi de erkeklerdir. Bazı köylerde köy ebeleri yada öğretmenlerle görüşmeleri bile engellenirken dinen hiçbir eğitimi olmayan ve yörede imam kabul edilen ehil olmayan hocalar da kocalarına "korunmayın korunmak günahtır" diye vaaz verirler. Bunun sonucu çocuk yaşta evlendirilen kadın yirmili yaşlar bittiğinde yaşının üç katı bir beden ve ruh sahibi olur. Arkasından üzerine kuma getirilir. Evin dışındaki hiçbir erkekle görüştürülmez, zaten istese de görüşemez. Hatta sağlık hizmetleri dahi erkeklerin izinlerine tabiidir. Bazı köylerde kanamalı hasta kadının doktorun erkek olmasından dolayı götürülmediği için kan kaybından öldüğü vakadır. Doğuya bir
seyahatimde yanımda gelen kız arkadaşım bir köyün birinde şıh
denen sofu bir adamla "kadınlarınızı niye okutmuyorsunuz" diye
tartışmıştı. Adam "erkeğin okuyanı kadı, kadının okuyanı cadı
olur" demişti. Batman da on yedi yaşlarında bir kız kamerama "ben
okumak istiyorum ağabeyim beni okutmuyor tabii burada erkeklerin
sözü geçerlidir" dedikten bir hafta sonra intihar edişi ve bu
intiharın çorap söküğü gibi birbiri ardına gelişi bile
Anadolu'daki özelliklede Güneydoğu'daki kadınların dramını bizlere
yeterince anlatamamış olmasından müthiş bir utanç duyuyorum. Belki
de dünyanın hiçbir yerinde kadının var olabilmesi için böyle bir
yol seçmemiştir. Bu anlayış ve tek yönlü oluşturulan kültür ve
dinler maalesef Tanrının dişi kullarının hayatını anlaşılamayacak
kadar erkeklerden uzaklaştırmıştır. Yılardır edindiğim izlenim
gelişmemiş toplumlarda ve bağnaz dindarlığın hüküm sürdüğü her
yerde kadın olmak onun hayata baktığı taraftan bakmak hemen hemen
bir erkek için mümkün olamayacağını düşünmeme sebep oldu.
Güneydoğu'da bir kış
günü öğleden sonra ulaştığım bir dağ köyünde kalabalık çocuk
nüfusu beni köy girişinde karşıladı, çocuklarla şakalaşa şakalaşa
çamur deryası bir yoldan köy meydanına kadar geldik. Meydanda
uzunca bir yalak vardı, yalağın kenarında eşekler kadınlar birkaç
büyük baş hayvan karışık bir halde duruyordu. Yalağın sol başında
dört kalınca borudan su adeta fışkırarak yalağa dökülüyordu. Bazı
kadınlar omuzlarının üstünde duran uzun sopanın iki ucunda
astıkları tenekeleri dökülen suyun altına tutup bir iki saniyede
doldurarak köyün içine doğru gözden kaybolurken bazıları da
doldurdukları bidonları kenarda bekleyen eşeklere yüklüyorlardı.
Ben bir köye ilk defa gidiyorsam genellikle fotoğraf makinemi
görünür bir yerde tutmam, bir iki gün ben köye köy bana alışana
kadar fotoğrafta çekmem. Böyle manzaralarla karşılaştıkça da
pişman olurum. Yanımdaki çocuklardan birine "çocuklar burası
yarında böyle kalabalık olur mu" acaba diye sordum. Çocuk ne demek
istediğimi pek anlamadan bana şaşkın şaşkın bakarken birkaç
yetişkin erkeğin bana doğru geldiklerini gördüm. Selamlaştık suyun
başındaki kadınlar bizi izlemeğe başladı ben tereddüt etmem yanıma
gelen adamlardan birinin koluna girerek suya doğru yürüdüm. Adam
da sürüklenmemek için bana ayak uydurdu yalağın yanına geldiğimde
herkesin duyacağı bir sesle "kolay gelsin ablalar" dedim.
Kadınların bazıları bakışlarını benden kaçırarak "sağ olasın"
diyebildiler. Koluna girdiğim adama "ben muhtarınızı ararım"
dedim. Adam şaşkın şaşkın yüzüme bakıp "benim" dedi. Bende "Muhtar
beni Atilla Komutan gönderdi. Senin odan çok güzelmiş bir iki gün
misafirinim" dedim. Muhtar Atilla Komutan lafını duyunca hem biraz
çekindi hem de rahatladı. Biraz önce gördüğü adını bile bilmediği
bu adam için nasıl olsa jandarma komutanı referanstı. " başım
üstüne" dedi. Etrafımdaki meraklı kalabalık giderek çoğaldı.
"Muhtara köy kaç hane" dedim. "Kırk vardır" dedi. "kaç nüfusun
var" dedim. "beş yüz varız." Etrafımdaki halkadan belli oluyordu.
Muhtarın evine doğru yürürken kuyruğa eklenen yetişkinlerin sayısı
ile çocukların ki eşitlendi. Bazı yetişkinler taşkınlık yapan
çocuklara ellerindeki değneği kaldırmakta tereddüt etmedi. Tabii
bende onu guruptan elemekte. Muhtarın evinin önüne geldiğimizde
çocuklar ve yetişkinler iki ayrı gurup olmuşlardı. Muhtarın
odasının eşiğinden içeri girmeden kalabalığa döndüm "içeride
sigara içerseniz ben dışarıda kalacağım ya da içerde sigara
içmeyeceksiniz hangisi" dedim. Herkes "estağfurullah girin biz
içmeyiz" dedi. Bunu yapmasam ne olurdu işte bunu yaşamayan hiç
kimseye hayal ettiremeyeceğimi biliyorum. Odaya girdikten yarım
saat sonra yemek bezi ortaya serildi. Ben ellerimi yıkamak
istedim. "Su getirelim" dediler. "Olmaz çeşmeyi gösterin" dedim
herkes birbirine baktı. "Çeşme yukarıda meydanda idi" dediler.
"Evde su yok mu ?" "Ha vallahi yoktur. " " Niye yahu yukarıda dört
koldan su gürül gürül akıyordu. " Herkes suskun ama bıyıkları yeni
terlemiş bir delikanlı atlıyor: "Vallahi şıh izin vermemiştir. "
"Suyu kim getiriyor"... "Vallahi kadınlar çocuklar. " " Niye şıh
izin vermiyor. " "Şeytan suyla eve gelirmiş... " Artık cennette
Tanrının kadın kullarına Erkek hurilerin hizmet ettiği bir kadın
imamın vaaz verdiği cinsiyetin değil, bilginin önemsendiği bir
inanışın çok uzağımızda olmamasını diliyorum; olmamak zorunda
çünkü...
Elimdeki bidonu
bırakıp telefona cevap verdim. İşim bittiğinde kadının Kadın mahcup mahcup önüne baktı. "üçte tane de kızım var" dedi. Köy yerlerinde kız çocukları bir evin kazanını taşımada en büyük özveriyi gösterseler de çoğu yerde kazan mevcudundan sayılmıyorlardı. Biraz sonra eve yaşlıca bir adamla beraber üç kız daha geldi. Kızlardan biri askerdeki çocuğun karısı, ikisi de kadının diğer kızları idi. Zaman sohbetle çabuk erimişti. İstersem otlaktan dönen keçilerin sütü sağılırken fotoğraflarını çekebileceğimi söylediler. Beklemeye karar verdim. o arada yeni gelin ve görümcesi kışın dokumaya başladıkları bir kilimi bana gösterdiler. Gelin bu kilimi eşi askerden döndüğünde ona vereceğini söylüyordu. Elektriğin bile olmadığı bu köyde kilimin düğümleri hasretin ateşinin ışıkları ile dokunduğu her halinden belli oluyordu. Bana yıllar önceden beynime kazınan Allı gelin türküsünü yeniden hatırlattı. Geline eşin nerede asker dedim; " Gölcük" dedi. Sınıfı denizci imiş; içimden Tanrım rastlantıya bak deyip "Kocanın ismini, soyadını ver." dedim. Arabaya döndüm. Küçük kardeşim Gölcük'te görevli subaydır. Aradım "Ahmet bu çocuğu bana bulabilir misin? " diye sordum. Çocuk gemi personeli olarak görevli imiş. "Eğer seferde değilse bulurum" dedi. Sonra beş dakika sonra geminin limanda, çocuğun da karada olduğunu öğrendim. "Ahmet'e o zaman yarım saat sonra, ne yap ne et bu numarayı o çocuğa arattır. " dedim. Sonra eve döndüm ahaliyi fotoğraf çekeceğim bahanesi ile kapıya çıkardım. Amacım arabada çalacak telefonun sesini duyabilmekti. Oyalanırken telefon
çalmaya başladı. "İçimden Allah'ım ne olur arayan o çocuk olsun
deyip" geline "yenge o telefona bakabilir misin" dedim. Genç oğlan
atladı "ağabey o telefonu açmayı bilmez ben bakayım" "hayır" diye
çıkıştım. Sırtı
bana dönük olduğu için yüzünü göremiyorum. Kapıyı açıp Kıza da
seslendim: " Bacı arabaya gir, kapıyı kapa rahat rahat konuş"
Sonra sırası ile herkes konuştu. O gece beni misafir etmek
istediler. Ama benim başka planlarım vardı. Ayrılmak isterken
kızın kilimi kucaklayıp geldiğini gördüm. bana uzattığında benden
okkalı bir sitem dinledi.
Oysa kadın her alanda erkekten daha üretkendir. Bitmeyen bir enerji sonsuz bir sabır ile hayatın her alandaki rollerini aksatmadan yürütmektedirler. Gelişen bilim bile gelecekte kadınların erkeklere muhtaç olmadan gebe kalabilmelerini mümkün kılıyor. Bazen düşünüyorum da yoksa bizi bu gezegene gönderen medeniyet geleceğimizi biliyor muydu? Yine de gelecek paranoyası ile kadınını kara cahilliğe mahkum eden bir toplum da, bireyin gelişmesi çağın gereklerine göre olamamaktadır. Ahlaken çökmemiş, bilgi olarak çağı anlamış toplumun oluşmasında batan bir gemideki kurallar geçerli olmamalı diye düşünüyorum. Önce kadınlar ve çocuklar eğitilmelidir. Geçmiş tecrübelerin oluşturduğu bilgi ve deneyimlerin bazen kendini beğenmiş eğitimli şehirlileri nasıl şaşırtabildiğine defalarca tanık oldum. Bu konudaki unutamadığım örneklerden birini 17 'li yaşlarım da Mardin Kale tepesi mevkiinde yaşamıştım. Kovboy filmlerinin hayatımızı birebir etkilediği mahalle aralarında Tekmancılık (kovboyların kasabada birbirine ateş ettikleri durum) oynadığımız zamanları geride bırakırken bir arkadaşımla Anadolu'yu at'la dolaşmak gibi bir arzu duyuyorduk. Mardin yakınlarında Jandarma Karakol Komutan'lığı yapan bir ağabeyim o bölgede ucuz at bulabileceğimizle ilgili bizi cesaretlendirip birazda yardım edince hayallerimiz gerçek olmuştu. Seyahatimiz Mardin'den başlayıp batıya doğru devam edecek Kayseri de Erciyes dağı eteklerinde bitecekti. Atları burada verecek bir köylü bulamazsak Erciyes'in güney tarafında yaşayan yılkı atlarının arasına salacaktık. Yolculuğumuz yaklaşık beş yüz kilometre kadar sürecekti. Seyahatimizin ilk haftası idi. Güneydoğu Toroslarının Mardin Siverek arasındaki bölümünde Kale Tepesi mevkiine gelmiştik. Bütün gün yol almış içme suyumuzu tüketmiştik. Yalnız bizim değil, atlarımızın da suya ihtiyacı vardı. Akşama yakın uzağımızda koyun sürüleri ve bir oba fark ettik. Bu suyun da müjdesi idi. Obaya yöneldik. Çoban köpeklerinin yaygarası arasında çadırlardan kapısında insan beliren birine yöneldik. Güneşin ve rüzgârın yalaya yalaya yüzünü bronz heykele döndürdüğü yaşlı bir kadın bize bakıyordu. Kadına selam verip, su nerede bulacağımızı sorduk. Kadın başımızdaki kovboy şapkaları, özenti çizmelerimiz, kot pantolon ve yeleklerimizle kendisine ait olmayan bir dünyayı temsil eden bıyığı yeni terlemiş bizlere uzun uzun baktıktan sonra "size mi?" diye sordu. Cevabımızı beklemeden çadıra anlamadığımız dille bir şeyler söyledi. Biz kendi aramızda arkadaşımla şakalaştık. "Giringo bunlar Meksikalı olmalı"... Biraz sonra genç bir çocuk elinde tuttuğu koca bir tas ayranla benim yanıma geldi. Tası bana doğru uzattı. Tası alıp tam kafama dikecektim ki içinde kocaman iki parça kömürün döndüğünü gördüm. O kadar susuzdum ki ne olursa olsun içerdim. Tası ağzıma götürüp içmeye başladım. Ama her defasında kömür ağzıma yaklaşıyor, ben de durmak zorunda kalıyordum. Hiç değilse boğazım ıslandı deyip tası arkadaşıma uzattım. O da kömürleri görünce hafif bir sarsıntı geçirdi. Ama çaresiz ayranı yavaş yavaş içmeye başladı. Arkadaşım tası ağzına götürdüğünde kadının da muzip muzip bizi izlediğini fark ettim. Kadın bekleyen çocuğa
bir şeyler daha söyledi. Çocuk bu sefer içinde su olan bir bidonla
geldi. Suyu bana uzattı. Gözümü bidonun deliğine dayayıp baktım.
Su temiz görünüyordu. Bu sefer kadın dayanamayıp söze girdi. "Su
temizdir. Rahat rahat iç. Ayrana kömürü bilerek koydurdum, belli
ki çok susuzdunuz. Birden içip hasta olmanızı istemediğim için
kömür attırdım. Böylece yavaş yavaş içtiniz." Bunu kendi hayatımda çok açık görebiliyorum. Anadolu'nun ücra köşelerinde tanık olduğumuz hayatların dramatik yönleri kadar öğretici yönleri de merak duygumu kamçılayan faktörlerin başında gelir. Bu sayfalarda uzun uzun dramlar ensest hikâyeler ve yaşam sorumluluğunun yüklediği çilelerin yazılabileceğini biliyorum. Bu tür yazılar zaten günlük hayatımızın içinde haberler vasıtası ile bizlere ulaşıyor. En trajik öykülerin en acımasız, gaddar hikayelerin kahramanları ne yazık ki biz insanlarız; ve mutlaka kahramanlarımızdan biri ya da birkaçı da kadındır. Her sebeple dostlarıma yine de Anadolu'da Ana olmanın sıkıntılarının yanında insana gurur veren bir yanı olduğunu söylerim. Çünkü, eğitip şehirlerde hayata katılan kadınlarımızın sorunları da hiç yabana atılacak gibi değildir. Onların da kendi dünyalarındaki sıkıntıları, onları bunaltacak kadar fazladır. Hatta bir köy yerinde çeşmeden su taşımayı isteyecek, bunu çile görmeyecek kadarda yoğundur. Kırsal kesimin sorumluluklarından, acılarından kaçarak kentlere gelen kadınların hayatı köylerdekinden daha acımasızdır. Köyünde dolaşma özgürlüğü olan kadın büyük kentlerin cazibesi ile kentlere geldiğinde sosyal refahı ile birlikte dolaşma özgürlüğünü ve üretme kabiliyetini de kaybederek zamanı kesinleşmemiş mahkûmlara benzer. Bana göre insanları coğrafyalarından oynatmamak gerekiyor. Düşünüyorum ki insanlarda bitkiler gibidir. Tıpkı geliştikten sonra toprağından sökülen çam ağaçları gibi büyük çoğunluğu bir daha asla yeşeremiyor. Çam ağaçları yönleri bir pusula kadar hassas algılarlar. Eğer dikilirken söküldüğü alandaki yönlerine sadık kalınmazsa asla gelişemezler. Coğrafyasında yaşayamayan insanlar kentlerimizin varoşlarına Anadolu'daki hayatlarının bir kopyasını buraya taşıyarak yeniden kök salmaya çabalamaktadırlar. Bu çabaların ne yazık ki hepsi mutlu sonla bitmiyor. Buralarda yaşanan öyküler çoğu kez çile değil, trajedileri anlatmaya başlıyor. Bana göre; Mahsum insan yoktur. Mahsum kalmaya çabalayan insanlar vardır. Bazen kentlerdeki eğitilmiş kadınların hayatının köydeki kadınlardan daha zor ve acımasız olduğunu görüyorum. Yazılı ve görsel iletişim araçlarında oluşturulan mükemmel kadın imajları tüketime yönelik bir kadın modeli karşımıza çıkarmaktadır. Bu modele uymak adına yaşananlar Anadolu'daki en kötü şartlarda yaşamaya çalışan kadınlara bile taş çıkartabilmektedir. Örneğimize bir kaç
kuşak zengin aile sahibi kent kadınını alalım. İmkanları ölçüsünde
birçok konuda kendisini geliştirmek ister. Şehirde yaşıyorum ama
yeterince nimetlerinden faydalanamıyorum duygusu ile aşırılıklara
kaçabilir. Yarış atı gibi eğitilmiş olan kolej meraklarını hırsla
takip etmeyi severler. Çoğu cardio sporlarından, yogaya terfi
ederek derinliklerini artırmaya çabalarken ruhbanlığa bir reçete
ile ulaşılacağını düşünür. Beyinlerine işlenmiş, Amerikan
kültürünün gereklerini sürdürmeyi gurur meselesi yaparlar.
Mümkünse bankacılık gibi hizmet sektöründe çalışıp, New York ta
bir süre yaşamak isterler. Bildikleri ile yaşadıkları ülke
gerçekleri onları korkuttuğu için mutlaka çocuklarının yabancı
pasaportu olması için plan yaparlar. Çok sonraları bazı hayal
kırıklıkları sonucunda Türkiye'yi tercih sıralamasına alıp dönmeyi
düşünürler. Evlenme kararı alana kadar ya ilişkiler eskimiş olur
yada evlenilecek doğru erkek için yeni yeteneklere şans tanımaya
devam edilir.
Tamamen statik ilişkilerle tatmin olmayan ve birbirinin açığını arayan duruşlarla yan yana gelmeyi zorlaştırıcı gelişmiş egoların pohpohladığı kimlikleri; kadınlıklarının sevmeye hasret açlığı arasına sıkışan duyguları ile başa çıkamayışın sonucunda bazen bağımlılıklara varan takviyelerde mutluluğun reçetesinin aranması sonucu doktorlardan yardım almaya varacak kadar yönlerini kaybetme riski taşırlar. Çocuk yapma yaşları geçecek diye korkmalarına rağmen tanıştıkları sorumluluklarla buna asla cesaret edemezler. Erkekleri her fırsatta tırmalarlar. Beklentileri yüksektir. Hem kadın olarak davranılmak isterler, hem de mutfağa girmeyi reddederler. Beraberliklerden çabuk sıkılırlar. Çünkü hep kendi ajandaları daha önemlidir. Kariyerleri ön plandadır. Kara gözlüklerinin arkasından dünyaya alaycı alaycı bakarken, aslında tatmin olmamış duygularını sonuçlandıramadıklarını ve beklentilerini bulamadıkları gizlerler. Sevda ya da gururlarının hayal kırıklıklarını içlerinde yaşarlar. Bazılarına şans güler ve kendilerini yürekten seven saf erkekler bulurlar. Ama sevgiden daha önemli kriterlerde vardır. Statü ve sosyal olarak kendi alamadığını ona verecek bir erkek olmalıdır. Bu sebeple onunla sadece romantizmi paylaşır, koca adayı olarak asla kabul etmez. O hep iyi bir arkadaş olarak kalır. Kitaba uyan erkeklerde tüketim toplumunun iştahını kabarttığı ama imkânları ile bildiklerine sahip olamayan saf çıtırların peşindedir. Kadın ve erkek arası gitgide açılır. Aradıklarını bulamamış kadınlar ordusu giderek büyür... Çoğunlukla ellerindeki listedeki erkeği ararken, bir katmandaki tüm erkekleri test etmiş olurlar. Belki işlerinde başarılı olmuşlardır. Ama artık yalnızdırlar... Bazıları analık duygularını tatmin için binlerce doları gözden çıkararak sperm bankalarına müracaat etmek için yurt dışına giderler. Ve kaşı gözü cinsi tercih edilen çocuk siparişleri verirler. Çok sevdiğim bir ağabeyim insanı bir kadın dünyaya getirir bir erkek duasını okuyarak gönderir der. Sanırım doğrusu bu Cemal GÜLAS |