|
ONUN İÇİN DEDİLER Kİ
ZİRVELERİN İNSANI 15 yıl önceydi... Gazetedeki odamda karşılaştığımda Cemal soluk soluğaydı. İstanbul’un bir tepesindeki evinden, diğer tepesindeki gazeteye bisikletle gelmişti. Terliydi ama yorgun değildi. Yol boyu egzoz solumuştu; onun için biraz öfkeliydi. Heyecanlıydı. Doğu Karadeniz dağlarının zirvelerinde çektiği fotoğrafları gösterirken, her kareyi bir kez daha yaşıyordu. Yağmuru anlatıyor, taşın üstündeki yosunla çocuğun göz rengini karşılaştırıyor, köprülerin altından gürül gürül akan suların köpüklerini nasıl avuçladığını, bulutları delen zirvedeki keçilerin ürkekliğini dile getirirken kaybolup gidiyordu. Odada değildi sanki. Uçmuş gitmiş, dağlarının yalnızlığında kaybolmuştu. Yıllar geçti; Cemal hiç değişmedi. Kentte yaşadı ama kentli olmadı. Asfalt caddeleri, otomobilleri, bacalarından siyah dumanlar saçan vapurları, puslu havalarda üst katları görünmeyen yüksek binaları, sarayları, otelleri, maçları, kahveleri hiç sevmedi. Bir gezide Soğanlı Dağları’nın zirvelerindeydik. Çiçeklerin ortasına uzanmış, sislerin arasından hayal meyal görünen köy evlerini seyrediyorduk. Biraz sonra uçurumların kıyısında kıvrıla kıvrıla gideceğimiz yola bakmak bile beni ürkütüyordu. Oysa Cemal adeta kendinden geçmiş, bir ay sonra yağacak karın kayaları örteceğini, ayaklarında kayak, sırtında çantası fotoğraf makinesi, bu uçurumlardan aşağı nasıl uçarak kayacağını anlatıyordu. Ben ise otobüs yolculuğunu düşünüp ürperiyordum. Cemal Gülas hep doğanın hep zirvelerin insanı oldu. Geçit vermez kanyonları geçti, ulu dağlara tırmandı, azgın sularla oynadı, karanlık mağaraların gizlerinde kayboldu. Yılmak ve yorgunluk kelimelerini sözlüğünden silen Cemal, gördüğü bütün güzellikleri kendine saklamıyor. Fotoğraf makinesinde dondurup, bizlere taşıyor. BULUTLARIN ÜLKESİ sayfalarındaki fotoğraflara bakıp, Cemal’le doyumsuz bir geziye çıkacaksınız.
Göreceksiniz ki
onunla gezmenin keyfi bambaşka oluyor. |